Caner Çelik

Caner Çelik

Caner Çelik | Yazılımcı, Girişimci, Motorcu, Vosvosçu, Yönetici (TPC)

Editör tarafından 21.12.2014 tarihinde eklendi.

Kimsiniz ve ne işle meşgulsünüz?

Çok güzel soru, on numara soru, muhteşem soru! Birazdan iç sesim “Sahi kimim ben?” diye sormaya başlayacak ve kim olduğumu keşfettiğim anda hayatıma son vereceğim.

Bir düşünelim, kimim ben? Benim kim olduğumu tanımlayan şey neler yaptığım mı, neler düşündüğüm mü?

Hadi kolayına kaçalım, talihsiz serüvenler dizisi tadında bir ‘özyaşamöyküsü’ anlatayım size.

Babamın 12 Eylül öncesinde akıllılık edip İstanbul’a kaçması sayesinde 80’li yıllar İstanbul’unda dünyaya geldim. Bizimle yaşayan ve Boğaziçi Üniversitesi‘nde okuyan dayım sayesinde 5 yaşında 80286 başına oturdum. O vesileyle – biraz da Susam Sokağı sağ olsun – okuma yazmayı da öğrendim. İlkokulu – annemin ve dayımın öğretmeninin öğrencisi olabilmem için – 4 yılda bitirdim, 3 yılda da bitirebilirdim de, o zaman yaşadığım yaş kompleksi muhtemelen daha fena olurdu.

Beyoğlu’nda şirin, küçük bir ilkokulda ilk aşkımı yaşayıp, ona şiirler yazayım derken Anadolu Lisesi Sınavları’nı kaybettim. Ondan sonra da uzun süre bir kızla arkadaşlıktan fazlasını yaşamaya korkar oldum zaten. Neyse ki 8 yıllık eğitim icat oldu da, tekrar o sınava girebildim ortaokulda ve o zamanlar İstanbul’dan vizeyle gidilen yaşam alanımız Beylikdüzü’nde bir Anadolu Lisesi bitirmeyi başardım.

Tam üniversite sınavları öncesinde bir kez daha büyük bir aşka düşesim tuttu, yağmurlu bir akşam Bakırköy’deki otobüs duraklarında Fikret Kızılok kasedi takılı Sony Walkman‘imin kulaklığının tekinin uzattığım bir kız tarafından tavlanmayı başardım! Hey gidi!

Çocukluk aşkım gibi beni hayatıma kastetme eşiğine getiren bu aşkın diyeti de beklediğimin altında bir yer olan Hacettepe Üniversitesi‘ni kazanmak oldu. Tercih hatası faktörü de var işin içinde, reddedecek değilim :) Gittim, gördüm, 6 yıl Almanca eğitim alacağımı öğrendikten bir dönem sonra – zaten hocam da beni satanist sanmıştı, neyse ki babamın “Oğlum ateisttir, öyle saçmalıklara prim vermez” demesi neticesinde imajım biraz toparlandı – okuldan ayrıldım.

Gidip İstanbul’da çalışmaya başladım, bir yandan yeniden üniversite sınavlarına hazırlandım ve Ali Nesin‘in öğrencisi olmaya karar vererek Bilgi Üniversitesi Matematik Bölümü’ne tam burslu kaydoldum. Bu arada aşkımı da yeniden buldum ve bu sefer çok uzun süren bir birliktelik yaşadık onunla da. Odaya girdiğimde bilgisayarını okşuyordu. Bu son cümleyi dağılan dikkatinizi biraz toparlamak için yazdım :)

Ali Nesin ile de yıldızımız barışmayınca bursumu kaybetmeden Bilgisayar Bilimleri Bölümü’ne geçtim ve doksanların başından beri bir şekilde içinde olduğum bilgisayar dünyasının benim için bir hobiden fazlası olması yolunda bir adım attım. Neyse efenim, 2 üniversite, 3 bölüm gezdikten sonra mezun olmayı bile başardım! Sonra bir de İTÜ Hesaplamalı Bilim ve Mühendislik Bölümü’nde yüksek lisansa başladım ama 4 yıllık bir eğitimi 9 yıllık bir çileye çevirme kapasitesindeki bir adamın bu konuda neler yapabileceğini tahayyül etmek çok zor olmasa gerek!

İşte o arada bir yerde evlendim, GNU/Linux dünyasına gömüldüm, turizm ofisi açtım(!) ve hatta ikinci bir şube daha açıp iflas eşiğine gelmeyi bile başardım! Emlakçılıktan kütüphaneciliğe pek çok sektörde - böyle söyleyince çok acayip gelen ama aslında hiçbiri de acayip işler değildi - çalıştım bile. Bir tek Ganyan Bayii işletmedim, o da içimde ukde kalmayacak bir iş neyse ki…

Ha, dur bakayım! Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi‘nde Endüstriyel Radyografi’de X Işını Enerjisi’nin Cisimler Üzerindeki Etkisi konusunda çalışırken -konuyu ben bulmadım, yemin ederim! -, bir kaza sonucu (özgeçmişimde yer vermiyorum bu hataya!) x ışınına maruz kaldım. Ondan sonra büyük bir kötülük yaparak yarı insanlaştırmak için ısıracak kedi köpek aradım ortalıklarda ama bulamadım. Şanslı zibidiler!

Bir de TÜBİTAK‘a gittim konuşmacı olarak, Bülent Özel ile hazırladığımız Yerel, Ulusal Önceliklere Göre Hirsch Index konusunda davetli konuşmacı olarak, kayda değer tek akademik başarım bu oldu. Asla makalesini yazamadık. Sevgili Bülent zaten ülke sınırlarını terk edeli çok zaman oldu, onun için çok da iyi oldu.

Akademik hayatımı geride bırakırsak, yazılımcıyım, vosvosçuyum ve motorcuyum aynı zamanda. Şu anda ne düşündüğünüzü biliyorum ama yaygın bir eğilim bu. Altınızda otuz küsür yaşında bir araba ve bütün günü ekrana bakarak geçirdiğiniz bir iş yaşantınız varsa, kafanızı dağıtacak ve cüzdanınızı yormayacak bir başka vasıtaya ihtiyacınız oluyor!

Bu tip acayiplikler pek çok yazılımcıda var, mesleki deformasyon olarak görüyorum bunu. Hepimiz iş çıkışında enerjimizi atacağımız, hafta sonu bizi evimizin karanlığından koparıp bir yerlere götürecek bir hobinin peşinde koşuyoruz, bütün “zaman yoksunluğumuz”a rağmen.

Ne işle meşgul olduğuma dair sorunuzu bu şekilde cevapladığımı düşünüyorum. Para getirmeyen bir işim daha var, o da rahiplik!

Uçan Spagetti Canavarı Kilisesi‘nin rahibiyim. Aynı zamanda Türkiye Pastafaryan Cemaati‘nde de yıllardır yürüttüğüm bir yöneticilik görevim var. Dinimizi duymadınız mı? Google Amca’ya sorun! Size tatmin edici cevaplar verecektir. Eğer merak ettiyseniz, şöyle söyleyeyim : Dinimizi 30 gün deneyin, memnun kalmazsanız, eski dininiz sizi seve seve geri alacaktır. Denemesi bedava! (Tebliğ bitti).

Benimle ilgili bilgi [1] almaya doyamadıysanız, canercelik.net‘te de bir şeyler karalıyorum, şimdilik yazıların çoğu eskiden Ekşi Sözlük‘te yazdıklarım arasından seçtiklerimden ibaret ama inanıyorum, bir gün yeniden yazma motivasyonum tavan yapacak ve insanların canını daha fazla sıkabileceğim!

Ne tür bir donanım kullanıyorsunuz?

Telefon olarak Samsung Galaxy S4. Android fanboy’u olmasam da, iOS, Symbian, Windows Phone gibi alternatifleri kullanmaktansa Android kullanmayı tercih ederim. Vaktinde emektar bir Symbian’ım olmadı değil, lâkin ondan sonra Android’in ilaç gibi geldiğini de reddetmeyeceğim. Mobil işletim sistemi olarak Ubuntu‘nun yaptığı geliştirmeleri ve Firefox OS‘u takip ediyor olsam da, birincisi telefonumda ne yazık ki henüz randıman vermiyor, ikincisi için de hâlihazırda üretilmiş telefonlar Türkiye’de satılmıyor. Firefox OS yüklü olup 25 dolara satılan telefonlar var dünyada, keşke Türkiye’de test amaçlı olarak onları kullanıp ne kadar verim alabileceğimizi görebilsek!

Bilgisayar konusunda Dell‘den vazgeçemiyorum. Şu anda 8 GB RAM’e sahip bir Inspiron 15R kullanıyorum, ondan önce de Dell kullanmıştım ve ondan önce de. Öncelikli kaygım donanımsal uyumluluk. Dell’in Türkiye’de satışa çıkarmadığı Developer modelleri var Ubuntu yüklü olarak gelen. Kalkıp öyle bir modeli getirmek de hayatımı kolaylaştıracak olsa da, şunun rahatlığı var içimde, Türkiye’de satılan herhangi bir Dell bilgisayara kalkıp herhangi bir GNU/Linux dağıtımı kursam, uyumluluk sorunu yaşama ihtimalim %20’nin altında. Oysa ki Toshiba öyle mi! Bir kez hata yapıp aldım, 2 saat içerisinde götürüp iade ettim Vatan Bilgisayar‘a. Onlarla da güzel bir kavga ettim bu arada.

Bilmem bilir misiniz, mecburdegilsiniz.com adresinde konuşlanmış güzel bir site var. Size zorla Windows kurulu olarak satılan bilgisayarlarda işletim sistemi bedelinin iadesi için mücadele veren insanların kurduğu, bunu yapmaya hevesli insanlara yardımcı olan bir site. Türkiye’de bu iş Tüketici Heyeti ve Tüketici Mahkemesi‘ne kadar gidiyor olsa da, vakti olan GNU/Linux kullanıcılarının muhakkak yapması gerektiğini düşündüğüm bir şey. Sırtımızdan Microsoft’un zorla zengin olmasına karşı durmak zorundayız. Çözüm FreeDOS bilgisayar almak derseniz, şunu derim  “Gerçek çözüm benim/senin/onun istediği/m/n bilgisayarın FreeDOS olarak da perakende satışının yapılması”. Bu iş bu kadar basit.

Ekran olarak da genelde Samsung ürünlerini kullanıyorum, markaya bir sempatim var. TV’den monitöre ve dahi tablete uzanan bir ürün gamında markanın sadık müşterisiyim. Keşke S4 i9505 serisini de Google ile anlaşmalı olarak Pure Android çıkarsaydı daha mutlu olacaktım. Hoş, Google Nexus projesini durdurup Android Silver projesini başlatacakmış. En azından bu senenin dedikoduları bu yöndeydi.

Her ne kadar bir şirketin bu kadar çok insanın bu kadar fazla bilgisine sahip olmasını veri güvenliği ve kişisel güvenlik açısından sakıncalı bulsak da, insanların Gmail yerine terminal ekranından Pond açarak güvenli iletişim kurmaya çalışacağına şimdilik inanmak zor görünüyor. Hele ki genç kuşağın bile bu konuda en ufak bir endişesinin olmadığı, riskin boyutunun farkında olmadığı bir toplumda!

Bunun dışında Kindle‘dır, PS3‘tür, DealExtreme ve AliExpress gibi Çin’den ücretsiz kargo aracılığıyla ürün temin edebildiğimiz kıvır zıvırcılardan edindiğim bir dolu irili ufaklı donanımım var, hepsini anlatmaya kalksam gerçekten sıkılırsınız. Urbanears kulaklık kullanıyorum bir de, milletin Marshall etiketi için ödediği paraları görünce de komik geliyor hâliyle. Donanımı Urbanears, tasarımı Marshall olunca bir kulaklık farklı mı ses verecek sanki? Hakkı yenmekte olan bir marka gözüyle bakıyorum Urbanears’a.     Bir de AKG‘nin görece hakkı yeniyor, Türkiye’de bir Sennheiser çılgınlığı vardır yıllardır süregelen. Alternatif markaların neler olduğu ve neler yapabildiğinin farkında bile olmadan abanıyor insanlar tek bir markaya. Quincy Jones abimizin özel serisi için bile alınır AKG.

Bir noktayı vurgulamak istiyorum, uzun süredir USB stick kullanmıyorum. Dosya aktarımı işini daha çok ağ üzerinden yapıyorum. Ağ üzerinden yapmak demek ille de Dropbox vs. türevleri kullanmak değildir. Digital Ocean gibi bulut servislerinde hesaplarım / makinelerim var ve onlar üzerinden de insanlara yeterince hızlı veri aktarabiliyorum neyse ki. Üstelik makineyi uçurduktan sonra verilerimin bir yerlerde tutulmayacağına olan güvenim de yüksek. Tabii ki kendi makinemi kullanmadığım sürece asla bir yere yüzde yüz güvenemem ama tamamen risksiz yaşamanın yolu kendini ağdan çıkartmaktan geçiyor ve hiçbirimiz bunu yapamayız – henüz! Bu arada bilmeyenlerinize de duyurayım, BadUSB diye bir şey var ve bu arkadaş hiç de tanımaktan keyif alabileceğiniz biri değil. (Merak edenler için kaynak : [2])

Donanımda başka bir pencere açarak burada biraz vosvostan, biraz da motordan bahsetme niyetim var, olur da heveslenen olur, en azından İnternet’te ulaşabileceği bir cümle daha olur.

1975 model, 1303 serisi bir vosvos kullanıyorum. Bu benim ikinci vosvosum. İlki 1968 model bir 1300‘dü. Yeni başlayanlara genelde 1973-75 arasında üretilen 1303’leri öneririm. Biraz daha karmaşık bir donanımı olsa da, ikinci el piyasası en hareketli olan vosvos kasası 1303’tür – tabiri caizse bombe camlı! – ve elbette yedek parça bulunabilirliğinden parça ucuzluğuna pek çok konuda oldukça da avantajlıdır. İnsanlar kısa “pre” dediğimiz, 1968 öncesinde üretilmiş vosvoslara özel bir hayranlık besler genelde, başlangıç için asla uygun değildir. Ve ne yazık ki, ilk vosvosunuzda kazık yiyeceksiniz, ilk vosvosunuz sizi uğraştıracak, karın ağrıları yaratacak. Onun nasıl bir arkadaş olduğunu anlayana kadar birkaç kez nefret edeceksiniz. Bu yüzden, ilk vosvosu muhakkak iyi bir usta eşliğinde, iyi bir fiyata almanız gerekiyor. Birkaç yıl sonra, bu işi iyice öğrendiğinize kanaat getirdiğinizde, bir hurda alıp toplamayı deneyebilirsiniz. Ve 1975 model, Kremayer (Cremagliera) direksiyona sahip olduğundan, bulabiliyorsanız, ilk vosvosunuzun 75 model bir 1303 olmasına dikkat edin. Bu konuda daha fazla bilgi almak için sitemdeki Vosvos başlıklı yazıları da okuyun.  Sonra da bana bira ısmarlayın! :)

Motosiklete gelince… 250 cc’lik bir commuter/cruiser olarak tanımlayabileceğimiz Hyosung GV 250 kullanıyorum Mart’tan beri. En son 8 yıl önce motosiklete bindiğimden, yeniden başlama kararı aldıktan sonra, motosiklet grubundaki arkadaşlarım 250 cc üzerinde bir motorla başlamama izin vermediler. 650 cc ve üzerindeki bir gruba daha yeni bir motorcu olarak binmek, ölüme davetiye çıkarmaktan pek farksız değil. Yapılacak küçük hatalar 250 cc’lik bir motorda size ölümcül bir tehlike yaratmayacakken, daha güçlü bir motorda pişman edebilir çünkü. Yeni başlayan bir motorcuya, YBR 125, CBF 150 gibi bir motorla başlamalarını öneririm. Çok samimiyim! İlle de 200-250 cc istiyorlarsa, Suzuki Inazuma bu aralıktaki en randımanlı motosiklet. İlle de cruiser görüntülü olsun diyorlarsa, şu anda GV 250’den başka bir seçenklerinin olmadığını bilsinler. Ne Regal Raptor size Hyosung’dan alacağınız hazzı ve dayanaklılığı sunar, ne de başka Çin motorları. Kymco Venox yaklaşık 7-8 yıldır ülkemize gelmediği için, pazardaki yerini de kaybetti. Yoksa, o da hiç fena değildi. Bütçenizi yükseltebiliyorsanız, KTM Duke 200 de düşünülebilir. Farklı tarzlarda motorları söylememin nedeni de şu, asla kendinizi “Ben çappırcıyım! Ben endurocuyum!” diye sınırlamayın, her birinin ayrı bir sürüş deneyimi ve her deneyimin ayrı bir keyfi olduğunu unutmayın. Ben mi? 10.000 km’den fazla yol yaptım 7 ayda bu motorla, şehir dışına da çıktım, şehir içinde de gittim. Yağla kaplanmış bir şeritte kayıp düştüm de, arkadan çarpan bir araba yüzünden ceylan gibi sektim de. 2 teker sürücüsünün ciddiye alınmadığı İstanbul / Türkiye şartlarında full donanım ve iki kat keskinleştirilmiş dikkat ile hayatta kalmaya çalışıyorum. Ve bu mücadeleden zevk alıyorum. 10.000 km daha yol yaptıktan sonra, cruiser sınıfı ile bağımı koparıp enduro sınıfına geçeceğim. Ömrüm yettikçe de motora binmeye devam edeceğim. Elbette ceketim, kapalı kaskım, eldivenlerim, dizliklerim ve bütün donanımlarımla. Üstelik akademilerden aldığım / alacağım eğitimle. Araba sürme konusunda kendi kendinizi yetiştirebileceğinize inanabilirsiniz ama motor sürmek söz konusu olduğunda, hem yapabileceklerinizin sınırlarını görmek, hem de hayatta kalma şansınızı arttırmak için eğitim almanız şart!

Ve ne tür bir yazılım?

RubyMine, Eclipse, Netbeans. Bunlar benim hayat kurtarıcı yazılımlarım diyebilirim. Bunun dışında Visual Studio vs. de kullandım, Play Station‘da oynadığım oyunlar da birer yazılım. Her birini saymaya kalksam bile, pek çoğunun hakkını yemiş olurum. Üstelik oyun dünyasına 10 yıl aradan sonra ancak geçen yıl dönebildim!

Tarayıcılar üzerine konuşmaya bile gerek yok. Internet Explorer‘ı kullanmaya mecbur bırakıldığım seferlerde de, tek bir siteyi açmak için kullandım tarayıcıyı : Mozilla.org!

GNU/Linux’ta çalışmanın bir diyeti(!) olarak bol bol terminal açarım. SSH bağlantıları vs. için Nautilus ve Nemo gibi arayüzleri de ara ara kullansam da, eski kafa davranışlar sergilediğim söylenebilir.

“Web Application da bir yazılımdır” dersek, Drupal geliştiricisi olarak da yeterince zaman geçirdiğim için onu da sayarım. Redmine kullanırım, seve seve, aşkla kullanırım. Şu anda proje yöneticisi olarak çalıştığım şirkette – ki junior developer(!) olarak işe girişimin üçüncü gününde proje yöneticisi pozisyonunda buldum kendimi – işe başladığım gün Redmine kurdum. Ejabberd da kurdum elbette, çalışanların yazılı olarak iletişim kurabilmesi için. Bu yüzden Pidgin de günlük kullandığım yazılımlar arasındadır.

Thunderbird bir mail istemci olarak hayatımın ayrılmaz parçalarından biridir.

İş dışında bilgisayar başında zaman geçirmektense, dışarıda bir hayat yaşamaya çalıştığım için pek bir yazılım kullandığım söylenemez.

Telefonumda kullandığım yazılımlara gelince, sanıyorum en çok banka uygulamasını kullanıyorum.  Android ile ilgili haberleri takip edebilmek için Drippler‘ı aktif olarak kullanmaya çalışıyorum. Google dışında uygulama incelemek / indirmek için F-Droid kuruludur telefonumda, kendine özgür yazılımcı diyen her insanın da F-Droid kullanması gerektiğini düşünüyorum ama kimseye söylemiyorum! Orbot ve Orweb de kullanıyorum ama hâlihazırda kendi VPN’im de mevcut olduğundan OpenVPN Connect uygulaması da yeterince işimi görüyor. Yoksa siz hâlâ VPN kullanmıyor musunuz?

Swiftkey başarılı bir uygulama, Apple daha yeni akıl etti galiba telefonlarında kullanmayı. Ve bir motorcu olarak kaybolmakta çok başarılı olduğum için Yandex ve Google Harita uygulamaları hayatımı kurtarıyor diyebilirim. Hatta bir seferinde… Yok yahu, buraya anı sıkıştırmayacağım!

Facebook hesabımı bir süre önce dondurdum, çok da doğru bir hamle olduğunu düşünüyorum. Muhtemelen yeniden açarım çünkü pek çok insanla iletişim kurma şansımı elimden alıyor öteki türlüsü ama şunu da kabul etmek lazım, Facebook bağımlılığı iyi bir şey değil. Üstelik Messenger uygulaması da düşündüklerinin aksine kendilerinden uzaklaşmam konusunda çok yardımcı oldu bana! Neden mesajlarımı zaten hayli bellek işgal eden kendi uygulaması içerisinde değil de bir başka uygulamayla okumak zorunda bıraktı beni? Gerçekten aklım almıyor.

Aynı şekilde, Swamp çıktıktan sonra Foursquare‘i de kaldırdım. Kendimi daha fazla şirkete fişletmem kadar abes bir başka şey de, nerede bulunduğumu ben belirtmediğim hâlde bir programın otomatik olarak insanlara göstermesi sanırım. Mesele bu özelliğin kapatılabiliyor olması değil, mesele bunun default olarak açık olması.

RMS de benzer nedenlerden ötürü Ubuntu’ya ateş püskürmemiş miydi?

Hayallerinizi süsleyen yazılım ve donanımı tarif eder misiniz?

Bu zor bir soru aslında. Şöyle ki, aşağı yukarı 1990 yılından beri bilgisayar başındayım. Evimde hâlâ kutularında sakladığım bir dolu 5.25 inç disketi ve hatta sürücüsü olan biriyim. Daha da ötesinde AT & T‘nin ürettiği Windows 3.11 yüklü bir dizüstü bilgisayarı hâlâ çalışır durumda tutuyor ve saklıyorum. Şöyle söyleyeyim, Koç Müzesi‘ne giderseniz göreceksiniz ki sahip olduğumdan daha genç bir dizüstü bilgisayar müzede antika diye sergilenmekte, üstelik çalışmıyor!

Türkiye’de bilgisayarın ve İnternet’in gelişimini izleyen kuşak biziz, onlarla büyüyen ilk kuşak da biz olduk. Bizden sonrakiler - hani şu meşhur X/Y/Z kuşakları - kadar teknolojinin göbeğinden fırlamış olmasak da, bilgisayarın atılım çağının ilk şahitleri ve İnternet Bağımlılığı Hastalığı’nın ilk mağdurları da bizim kuşaktı.

Harddisksiz bilgisayara disket takarak başlayan serüvenimiz, 1,2 GB harddiskin muhteşem bir şey olduğu düşüncesinden 1 TB boyutunda bir harddiskin yetersiz olabileceği düşüncesine fazla hızlı evrildi. Hâliyle, NASA’nın Ay’a insan göndermek için kullandığı teknolojinin Pentium 75‘e denk olduğunun bilincinde insanlar olarak, bu konuda sınırların nereye evrileceğini hayal etmemiz çok zor.

“Hayallerini paylaş” dediğiniz noktada, otomatik olarak korkularımı paylaşmaya dönüşecek bu iş diye endişeleniyorum.

Çünkü bilginin güç olduğu bir çağda, bireyler bütün kişisel bilgilerini şirketlere sundukları ÜCRETSİZ uygulamaları kullanmak pahasına satarken, bu işin distopik bir öyküye evrileceği konusunda ciddi endişelerim var.

Daha az donanıma muhtaç olduğumuz, daha ilkel bir yaşama dönme hayalim var. Öyle olmayacaksa da en azından Isaac Asimov‘un Vakıf Serisi‘nin sonu gibi bir son bekliyor olsun bizi. Kötüden güzele evrilebilelim.

Geçenlerde bir karikatüre denk gelmiştim, bir insanın Doğa Ana ile diyaloğuydu. Bu sohbeti onunla bitireyim en iyisi (Çevirmek yerine Türkçeleştirdiğimin altını çizeyim, sonra “Bu ne?” demeyin :) ):


[1] https://about.me/caner.celik
[2] http://hackaday.com/2014/10/05/badusb-means-were-all-screwed/